Galiba bu nemli odanın küf kokusuna alışıyorum. Aslında çevrede somut bir kirlilik yok.Yani her yer gayet beyaz. Kirece bezenmiş duvarlar, kapı, karyolamın baş ve ayak demirleri, komodinim, ara sıra oturduğum ama hemen çakanlarımı ağrıtan tahta sandalye ve hala üzerindeki boya kabarcıkları soyulmamış masam. Kontrol ya da bahçe iznim için dışarı çıktığımda kapımın koridora bakan dış tarafının siyah olduğunu fark ettim ancak içeride olduğum sürece bunun bir önemi yok. Odada olduğum sürece görebildiğim ya da dokunabildiğim tek farklı renkli şey, katil gri rengindeki pencere mazgalı. Pek mazgala benzediği de yok esasında, daha çok kum eleğinden bozma bir tel örgü. Ancak çok sağlam, kontrol ettim. Hatta ayağımla bile defalarca tekmeledim, eğilmedi. Bazen oturup düşünürüm –böyle dediğime bakmayın, aslında yaptığım başka bir şey yok, yemek yemek ya da işemek dışında- neden bu mazgallar böyle göz göz olmak zorunda. Dışarıyı görebilelim diye mi? Hiç sanmıyorum, bu aşırı iyimserlik olur. İçerisinin görünmesi için mi ? Üçüncü katta olduğumu varsayarsak bu da pek olası durmuyor. Peki neden komple sac levha değil de delik deşik. Yani onu buraya takanların benim içeride ışığa ihtiyacım olup olmadığını, çok umursadıklarını sanmıyorum.
Bir kitapta okumuştum. İnsanlar bu tel örgülerdeki ince delikleri bir süre sonra göz olarak algılayama başlıyormuş. Okuduğumda gülüp geçmiştim ancak şu an fark ediyorum ki yüzlerce göz beni izliyor. Ayrıca gündüzleri daha da kötü. Güneşin etkisiyle hem gözünden ışıklar saçan bu hareketsiz mazgalın tacizine maruz kalıyorum, hem de gölgesinden kaynaklanan karşı duvardaki gölge gözlerin baskısına. Yani her koşulda izleniyorum.
Odada taşınabilir hiç metal eşya yok. Kalem, aplik veya onun gibi bir şey. Hatta geçenlerde bir şeyler yazmak istedim, hemşire bana ressamların kullandığı kömüre benzeyen, cıvık bir çubuk getirdi. Penceremin önünde unutmuşum, eriyip her yanı berbat etti. Bir saat o şirret karının dırdırını dinlemek zorunda kaldım. Mektup yazmam yasak olabilir ama bu yine de bir şeyler yazmayacağım anlamına gelmez. Evet, yazar değilim ancak insan bazen bir şeyler yazmak ister. Ne bileyim, boş kağıda imza atmak bile bir çok sıkıntısını alır insanın. Bir resim çizmek istedim. Odada resmini çizebileceğim bir yatak ve masa sandalyeden başka bir şey yok ki… Sandalyenin üzerinde oturuyorum ve kağıdım masanın üzerinde, dolayısıyla üzerinde oturduğum bir şeyin resmini çizemem. Kısacası ihtimallerim bayağı az. Bir aynam olsa belki kendimi çizerdim. Aslında hayal ederek çizilebileceğine inanıyorum fakat yüzümü görmeyeli uzun zaman oldu. Neye benzediğimi pek çıkaramayabilirim. Ben de kuşları çiziyorum. Arabesk olduğunun farkındayım. Özgürlüğü sembolize etmesi falan da umurumda değil. Çizmesi kolay oluyor, tek sebep bu.
Bazen pencerenin önünden bahçeye bakıyorum. Mevsimler. Zamanla ilgili aklımda kalan ve zaten değişimin farkında olduğum birkaç kavramdan biri. Bahçedeki büyük çınar benim yıllık takvimim gibi. Yaprakları, dallarındaki kar yada yere sermiş olduğu sarı kilim. Günlük zaman devinimim de buna benziyor. Zamana en hakim olduğum dönem gecenin gündüze veya gündüzün geceye döndüğü zaman. Onun haricinde saatin kaç olduğu ya da günün hangi zamanın olduğumuzun farkında değilim. Çünkü burada saatim yok. Ama bunun iyi yanları da var. Uyku saatlerim, yürüme arzum ya da buna benzer şeyler için plan yapmak zorunda kalmıyorum. Tamamını bedenim belirliyor.
İlaç saati ve yemek saati geldiğinde içten beyaz dıştan siyah olan kapımın ortasında küçük bir kapak açılır. Oradan genelde o ikide bir beni azarlayan cadaloz hemşirenin eli içeri uzanır. Bazen elini yakalayıp bütün kanı boşalana kadar elini dişlemek isterim ama hiç teşebbüs etmedim. Neticede ben deli değilim. Yani bir akıl hastanesinde tam güvenlikli bir odada alıkoyuluyor olabilirim fakat bu yine de beni deli yapmaz. Sadece insanlar öyle olduğumu sanırlar. Çünkü beni anlamazlar. Düşünüyorum da acaba her deli sanılan insanın böyle bir anlaşılmama sorunu var mı ? Eminim vardır.
İnsanlar deli olmamın yanında benim bir katil olduğumu sanıyorlar. Onlara göre öyle olabilirim. Peki benim hiç mi söz hakkım yok. Bana sadece “neden öldürdün” diye soruyorlar. Halbuki benim sebeplerim kimseyi ilgilendirmez. Bunun adı cinayet bile olsa eğer ortada sebepler varsa bunlar bana aittir. Söyleyeceğim hiçbir şey bu gerçeği değiştirmez. Bence “neden” sorusu yerine “neden şimdi” soruru sorulursa bütün adalet sistemini yeni baştan oluşturmak gerekir. Çünkü insanların suç olarak gördüğü şey, yüzyıllardır bir şekilde veraset yoluyla bugüne gelmiş ahlak kurallarını ihlal etmektir. Peki ya bizim ahlak kuralları diye üzerine titrediğimiz şey yanlış bina edilmişse? Bugüne kadar sorguladığımız şey ahlakın kendisi değil hep uygulanış şekli olmuş. Şimdi kalkıp ahlak dogmatik değildir diye nutuk atıyor insanlar. Oysa en büyük dogmalardan biridir ahlak ve bu dogma maalesef beni katil ilan ediyor. Ben Robin Hood değilim. Robin Hood güya kendisini zenginden alıp fakire vermeye adamıştı. Peki sorduk mu neden diye? Size bugün, Robin Hood’un gündem delisi, tamamen insanlara kendinden bahsettirme derdinde olan ve yaptığı işi sadece kendi egosunu tatmin etmek için, ayrıca insanların ona olan minnettarlığını görmek için yaptığını söylesem şaşırır mısınız? Hayır, çünkü inanmazsınız. O artık bir kahraman. Aslında Robin Hood ile yaptığımız şey tam olarak aynı. O beyaz yalan söylemeyi tercih ediyor, bense renk seçmedim. Aramızdaki tek fark bu.
Bu hikayeyi doktoruma anlattığımda, fazla fantezi kurduğumu söyledi. Oysa bu yanlış. Ben burada fantezi kurmam. Artık rüya da görmüyorum. Hem kimseye anlatamadıktan sonra hayal kurmanın ya da rüya görmenin manası ne? Son gördüğüm rüya en güzel rüyamdı ve ondan sonra rüya görmeyi bıraktım.
İlk öptüğüm kızı gördüm rüyamda. Çok güzeldi –ya da o zamanlardan aklımda öyle kalmış- . Bir köşeden dönüyorduk birlikte. Yağmurlu, bir sonbahar akşamı muhtemelen. Bu arada en sevdiğim mevsimdir sonbahar. Çünkü insanlar o mevsimde o kadar meşguldür ki bütün mevsim sadece bana kalır. Neyse, ben kızın bir iki adım gerisindeydim. Çok hızlı yürümüyorduk ve o hemen arkasında olduğumun farkındaydı. Sonra birden durdu. Bana dönerken, düz siyah saçları rüzgara eşlik etti. Bana gidip birlikte nehirdeki balıkları –belki de taşları- saymayı teklif etti. Bense önce eczaneye gitmemiz gerektiğini söyledim. Çünkü kalbim kanıyordu. Aslında bu kadar dramatik olmak zorunda değildi ama ben bu sefer ben böyle olmasını istedim. Zaten yine şimdiki gibi bir nöbet arifesindeydim.
Sanırım daha fazla devam edemeyeceğim. Çünkü birazdan tamamen ayrılmış olacağım, kısa bir süre için. Kaslarımın çekilmeye başladığını hissediyorum. Nöbet geldiğinde hep böyle olurum. Önce kaslarım çekilir, sonra sanki damarlarımda normalden daha az kan akmaya başlar. Ağrı kasıklarımdan başlayıp mideme doğru devam eder. Ciğerlerime geldiğinde ağrıdan gözlerim yaşarır ve şükür ki ağrı kalbime saplanmadan kendimden geçmiş olurum. Çünkü duyduğuma göre kalp ağrısı hiçbir şeye benzemiyormuş. Ayrıca burada insanlar pek bu tip şeylerle ilgilenmezler. Yani ciğerleriniz şiştiği sürece ve kalp kapakçıklarınız açılıp kapandığı sürece çektiğiniz acı kimse için önemli değildir.
Bünyamin Bayansal ‘2006
23 Kasım 2008 Pazar
Fil
Sessiz sedasız haykırışları yerkabuğunun, yaralı genç kız kalbinde yankılanıyordu Kabil Habil’e kıydığından beri…. Sodom ve Gomore sular altında. Nil mahlûkatına karıştı Firavun. Ölüm her kapıyı çaldığında bir parça toprak bıraktı avluya. İbret kelleleri geçirildi mızrak uçlarına ve şehir şehir dolaştırıldı. Kızıl denizin kızıllığı güneşin alametiydi belki ama kan aktı bütün insanlığın ta en derin kuyusuna. Varlık ağlamadı Semud’un ardından ki bir haçlı saldırısı kadar masumdu, Timur’un akıttığı kan.
Ağlamaklı şimdi dünya… Neye niyet, neye kısmet. Belki de arza değen her gözyaşı düştüğü yanağın çığlığını koparıyor yedi kat arşta. Akıl ki melekeden muaf, düşünüyor hissizce geçmişin tahta bacaklı topallayışlarını. Her kıvrımında bir zulüm mü var bu hayatın?
Tarih diye önümüze konan meze belki de zulmün kullanım kılavuzudur. Hatıraları, acı dolu bir taş mı yarattı bu gidişat ki adına da insan dedi… Bu yürek dedikleri taşlarla Babil kulesini kıskandıracak yapıyı çıkaran şey… Her kenarından kan damlayan, yinede göze insan görünen duvar yıkıntısı…
Kimin sahte gözlüklerini takınıp da zifir bir hayale kapıldı bu beşer? Bu çalan ziller, çekirdeğin habercisi! Nihayet indi arzın merkezine ahlak ve o açılan delikten yuttu tüm nefisleri. Çekirdeğin serinliğinde yaşayan tüm ruhlar, zafer sandılar zulüm zevkinden aldıkları coşkuyu. Küçücük bir inci pırıltısında gizliydi oysa kurtuluş. Sadece bakmak gerekiyordu tozlu aynanın ardına. Bir kim sorusu kadar yakındı insana, kim olduğunun cevabı. Ancak o sıcağın cazibesine kapıldı aklının orta yerinde ve ruhunu kir pas içindeki birkaç eğlenceye sattı, ahlakın panayır yerinde.
Elbette kandırmak kolaydı yüreği çağlayan ateşi gibi yanan fili ve söndürmekti derdi coşmuş olan çağlayanı. Nihayetinde bir zehir damlası yetti fili sersemletmeye. Yürüdü, yürüdü ve Nil nehrinin kıyısına geldi. Ama bilmiyordu ki oraya daha önce firavunun zerreleri karışmış. İçti zehirli sudan, sersemledi ve yürümeye devam etti. Gözlerimi serap âlemine dalmıştı, yoksa burası Âdem’in şeytanca kandırıldığı yer miydi? Bir ısırık da fil aldı Âdem’in elmasından. Yine bir sarhoşluk sardı etrafını filin. Korkuları tükeniyordu artık. Nihayet o deliğe geldi. Etrafına baktı. Yanıyordu her yer. Karanlık bir duman kaplamıştı gökyüzünü. Deliğe baktı ve çekirdeği gördü. Ateş topunun etrafında dans eden ruhlar… Çıplaktı her biri ve mahremiyetlerini tutuyorlardı. Sonra filin önüne, deliğin hemen yanına bir yağmur damlası düştü. Fil kafasını gökyüzüne kaldırdı. Karabulutların arasında bir kan damlası geliyordu tam üzerine doğru. Fil korkuyla bir adım geri attı ve damla deliğe düştü. Çekirdeğin kalbine. Bir coşku koptu ki ahlakın bittiği yerde, fil baktı, olduğu yere yığıldı. Kan için coşan ruhlardan mı olacaktı?
Aciz bir aklın, kan ağlayan feryadı bu. Bir fil ömrü kadar basit bir hayat, bir film ömrü kadar ağır bir hayat... Sırtına yüklenen tuğlalar, her biri birer insan. Sırtına yüklenen insanlar, her biri birer evren. Yük filin sırtında, yaratılış filin sırtında.
Şimdi toz-toprak, dağ-taş, nehirler ve göller, el açtılar inandıkları şeye ve dediler:
“Biz artık ne çekirdeğin alevi, ne de insan kisvesindeki tuğlaların örüleceği duvara harç olmak istemiyoruz. Çünkü bize kan değdi.”
Bünyamin Bayansal
Ağlamaklı şimdi dünya… Neye niyet, neye kısmet. Belki de arza değen her gözyaşı düştüğü yanağın çığlığını koparıyor yedi kat arşta. Akıl ki melekeden muaf, düşünüyor hissizce geçmişin tahta bacaklı topallayışlarını. Her kıvrımında bir zulüm mü var bu hayatın?
Tarih diye önümüze konan meze belki de zulmün kullanım kılavuzudur. Hatıraları, acı dolu bir taş mı yarattı bu gidişat ki adına da insan dedi… Bu yürek dedikleri taşlarla Babil kulesini kıskandıracak yapıyı çıkaran şey… Her kenarından kan damlayan, yinede göze insan görünen duvar yıkıntısı…
Kimin sahte gözlüklerini takınıp da zifir bir hayale kapıldı bu beşer? Bu çalan ziller, çekirdeğin habercisi! Nihayet indi arzın merkezine ahlak ve o açılan delikten yuttu tüm nefisleri. Çekirdeğin serinliğinde yaşayan tüm ruhlar, zafer sandılar zulüm zevkinden aldıkları coşkuyu. Küçücük bir inci pırıltısında gizliydi oysa kurtuluş. Sadece bakmak gerekiyordu tozlu aynanın ardına. Bir kim sorusu kadar yakındı insana, kim olduğunun cevabı. Ancak o sıcağın cazibesine kapıldı aklının orta yerinde ve ruhunu kir pas içindeki birkaç eğlenceye sattı, ahlakın panayır yerinde.
Elbette kandırmak kolaydı yüreği çağlayan ateşi gibi yanan fili ve söndürmekti derdi coşmuş olan çağlayanı. Nihayetinde bir zehir damlası yetti fili sersemletmeye. Yürüdü, yürüdü ve Nil nehrinin kıyısına geldi. Ama bilmiyordu ki oraya daha önce firavunun zerreleri karışmış. İçti zehirli sudan, sersemledi ve yürümeye devam etti. Gözlerimi serap âlemine dalmıştı, yoksa burası Âdem’in şeytanca kandırıldığı yer miydi? Bir ısırık da fil aldı Âdem’in elmasından. Yine bir sarhoşluk sardı etrafını filin. Korkuları tükeniyordu artık. Nihayet o deliğe geldi. Etrafına baktı. Yanıyordu her yer. Karanlık bir duman kaplamıştı gökyüzünü. Deliğe baktı ve çekirdeği gördü. Ateş topunun etrafında dans eden ruhlar… Çıplaktı her biri ve mahremiyetlerini tutuyorlardı. Sonra filin önüne, deliğin hemen yanına bir yağmur damlası düştü. Fil kafasını gökyüzüne kaldırdı. Karabulutların arasında bir kan damlası geliyordu tam üzerine doğru. Fil korkuyla bir adım geri attı ve damla deliğe düştü. Çekirdeğin kalbine. Bir coşku koptu ki ahlakın bittiği yerde, fil baktı, olduğu yere yığıldı. Kan için coşan ruhlardan mı olacaktı?
Aciz bir aklın, kan ağlayan feryadı bu. Bir fil ömrü kadar basit bir hayat, bir film ömrü kadar ağır bir hayat... Sırtına yüklenen tuğlalar, her biri birer insan. Sırtına yüklenen insanlar, her biri birer evren. Yük filin sırtında, yaratılış filin sırtında.
Şimdi toz-toprak, dağ-taş, nehirler ve göller, el açtılar inandıkları şeye ve dediler:
“Biz artık ne çekirdeğin alevi, ne de insan kisvesindeki tuğlaların örüleceği duvara harç olmak istemiyoruz. Çünkü bize kan değdi.”
Bünyamin Bayansal
Zaman İçinden Bir Dosta Mektup: Fyodor Dostoyevski
Dostum Fyodor,
"Dostum" diyorum çünkü aynı hayatın parçaları değiliz. Yazdığın onca hikâyenin içinde figüran olarak bulundum haddim olmasa da. Ne cürettir bilmiyorum, kendi âlemimin yansımalarını hep başkaları yaşıyor. Silik bir düzenin, kendi düzeneği içinde kaybolup gitmekten korkmasam da sessiz sedasız bir ölümü yakıştıramıyorum kendime. Aslına bakarsan soğuk geceleri atlatmak kadar zor değil. Limon sarısı bir sabahın bırakacağı iz, silip götürür tüm titreyişleri. Yine de kendim olarak yaşıyorsam şu an, kendim olarak ölmek istiyorum.
Karamsar bir başlangıç oldu farkındayım. Sözüm ona bir sesleniş olacaktı bu karalama. Ancak serzenişten öte geçmeyecek gibi duruyor bu satırlar. Kendi entelektüel birikimimi hesaba katmazsak, pek de kalabalık biri sayılmam. Üzerine düşündüğüm dünya meseleleri çokça zamanımı alıyor bu sıralar. Anca böyle birkaç dosta, dostani telkinlerde bulunuyorum hayatın geri kalan tümcesine dair. Buna haddim var mı? Elbette yok.
Bir düş gördüm geçenlerde. Safran renginde bir örtü kaplamıştı biz bildiğimiz şeyleri. Üzerine düşündüğümüz tüm o gerçek dışılıklar cirit atarken us meydanlarında, biz şüphelerimizi yoğuruyorduk. Ellerim öyle kirliydi ki Volga’nın mavi, soğuk suları temizleyemezdi zift karası lekeleri. Sen de ordaydın Fyodor, elinde van Gogh’un kulağı, satacak bir müşteri arıyordun meydanın kuytularında. Bağırdım sana “buradayım” diye, “gel kurtar” dedim beni bu serzeniş halinden, duymuyordun. Ve Kafka ordaydı. Yine bütün karamsarlığı üzerinde… Yanıma yaklaşırken düzeltti ceketini. Yüzünde karanlığın pırıltısını gördüm. Alınma ama galiba senin hikâyelerinde figüran bile olamazken, çoktan Kafka’nın kahramanı olmuştum. Tüm karamsarlığıyla yoğururken ruhumu, bir yandan da kulağıma gerçekleri üflüyordu. Önünde boynumu eğdim. O an ayakkabıları dikkatimi çekti. Koskoca alanda, sadece onun ayağında ayakkabı vardı. Birde kendi nasırlı ayaklarıma baktım. Etrafı patlamış yaralarımın irinlerini emiyordu. Nasıl olur diye düşünmedim. Açıkçası sizi kıyaslamadım bile. Çünkü o Kafka’ydı.
Uyandığımda terlememiştim. Bu bir kâbus değildi. Kendi gerçeğime bakmıştım bir an ve ruhum gözlerini kaçırmıştı. Şimdi baktığım bu beyaz kâğıt kadar beyaz değildi belki, yine de seçebiliyordum etrafı. Evet, biraz düşünmem gerekiyor sanırım. Aslına bakarsan insanın böyle gerçekleri yansıtmayan şeyleri yazması ne kolay değil mi? Sara nöbeti geçirmen gerekmiyor, saralı bir hastayı yazmak için. Çünkü hisler yazılamaz. Sadece tarif edilebilir. Oysa ben hayatım boyunca ölümü yazmak istedim. Gerçek manada ne hissettirdiğini, okuyan kişinin ölümü anlamasını değil, ölümü yaşamasını, hissetmesini istedim. Bunu sen de istedin, biliyorum Fyodor.
Şimdilerde küçük bir hücre tasarlıyorum kendime. İçinde sadece ben olan... Yanlış anlama lütfen, kendimi bir yere kapatacak değilim. Lakin benim istediğim şeylerin olacağı ve bana ait olan şeylerin olacağı bir hücreden bahsediyorum. Belki sonsuzluğu içinde beklerim.
Bazen kendimi senden daha şanslı hissediyorum. Örneğin küçük bir sevgilim var biliyor musun? İnanılacak gibi değil, evet. Ama var. Üstelik beni sevdiğini de sanıyorum. Ne buldu diye düşünebilirsin. Ben de düşünmüyor değilim. Yine de dostum, bunu yaşamak gerçekten başka bir şey. Hücremin baş köşesini ona ayırdım. Benim için o, artık benden farksız.
Evet, Fyodor. Ben de hazırım van Gogh'un kulağından patates yiyenlerin masasına damlamaya. İçinde kaybolduğumuz şey, esasında içinde var olacağımız şeymiş. Bunu anladım. Bizler kendi çabasını hakir gören insanlar olduk hep. Yok pahasına sömürdük emeklerimizi. Kim olduğumuzu unutmaktan tut da var olduğumuzun bile bilincine varamadık.
Şimdi uyanma vakti Fyodor. Kuşanalım tüm sözcüklerimizi. Belimize taktığımız her düşünce, bizi bir sonraki kuleye taşıyacak. Ayaklanma zamanı şimdi. İçimizdeki sessiz duyguları bir kenara itelim. Bırak, bir süreliğine suçu da cezayı da tanrı düşünsün. Dikelim gözlerimizi gerçeğin kalbine ve düşlerimizi ikinci bir harbe kadar üzerimize giyelim.
Dostun B.
"Dostum" diyorum çünkü aynı hayatın parçaları değiliz. Yazdığın onca hikâyenin içinde figüran olarak bulundum haddim olmasa da. Ne cürettir bilmiyorum, kendi âlemimin yansımalarını hep başkaları yaşıyor. Silik bir düzenin, kendi düzeneği içinde kaybolup gitmekten korkmasam da sessiz sedasız bir ölümü yakıştıramıyorum kendime. Aslına bakarsan soğuk geceleri atlatmak kadar zor değil. Limon sarısı bir sabahın bırakacağı iz, silip götürür tüm titreyişleri. Yine de kendim olarak yaşıyorsam şu an, kendim olarak ölmek istiyorum.
Karamsar bir başlangıç oldu farkındayım. Sözüm ona bir sesleniş olacaktı bu karalama. Ancak serzenişten öte geçmeyecek gibi duruyor bu satırlar. Kendi entelektüel birikimimi hesaba katmazsak, pek de kalabalık biri sayılmam. Üzerine düşündüğüm dünya meseleleri çokça zamanımı alıyor bu sıralar. Anca böyle birkaç dosta, dostani telkinlerde bulunuyorum hayatın geri kalan tümcesine dair. Buna haddim var mı? Elbette yok.
Bir düş gördüm geçenlerde. Safran renginde bir örtü kaplamıştı biz bildiğimiz şeyleri. Üzerine düşündüğümüz tüm o gerçek dışılıklar cirit atarken us meydanlarında, biz şüphelerimizi yoğuruyorduk. Ellerim öyle kirliydi ki Volga’nın mavi, soğuk suları temizleyemezdi zift karası lekeleri. Sen de ordaydın Fyodor, elinde van Gogh’un kulağı, satacak bir müşteri arıyordun meydanın kuytularında. Bağırdım sana “buradayım” diye, “gel kurtar” dedim beni bu serzeniş halinden, duymuyordun. Ve Kafka ordaydı. Yine bütün karamsarlığı üzerinde… Yanıma yaklaşırken düzeltti ceketini. Yüzünde karanlığın pırıltısını gördüm. Alınma ama galiba senin hikâyelerinde figüran bile olamazken, çoktan Kafka’nın kahramanı olmuştum. Tüm karamsarlığıyla yoğururken ruhumu, bir yandan da kulağıma gerçekleri üflüyordu. Önünde boynumu eğdim. O an ayakkabıları dikkatimi çekti. Koskoca alanda, sadece onun ayağında ayakkabı vardı. Birde kendi nasırlı ayaklarıma baktım. Etrafı patlamış yaralarımın irinlerini emiyordu. Nasıl olur diye düşünmedim. Açıkçası sizi kıyaslamadım bile. Çünkü o Kafka’ydı.
Uyandığımda terlememiştim. Bu bir kâbus değildi. Kendi gerçeğime bakmıştım bir an ve ruhum gözlerini kaçırmıştı. Şimdi baktığım bu beyaz kâğıt kadar beyaz değildi belki, yine de seçebiliyordum etrafı. Evet, biraz düşünmem gerekiyor sanırım. Aslına bakarsan insanın böyle gerçekleri yansıtmayan şeyleri yazması ne kolay değil mi? Sara nöbeti geçirmen gerekmiyor, saralı bir hastayı yazmak için. Çünkü hisler yazılamaz. Sadece tarif edilebilir. Oysa ben hayatım boyunca ölümü yazmak istedim. Gerçek manada ne hissettirdiğini, okuyan kişinin ölümü anlamasını değil, ölümü yaşamasını, hissetmesini istedim. Bunu sen de istedin, biliyorum Fyodor.
Şimdilerde küçük bir hücre tasarlıyorum kendime. İçinde sadece ben olan... Yanlış anlama lütfen, kendimi bir yere kapatacak değilim. Lakin benim istediğim şeylerin olacağı ve bana ait olan şeylerin olacağı bir hücreden bahsediyorum. Belki sonsuzluğu içinde beklerim.
Bazen kendimi senden daha şanslı hissediyorum. Örneğin küçük bir sevgilim var biliyor musun? İnanılacak gibi değil, evet. Ama var. Üstelik beni sevdiğini de sanıyorum. Ne buldu diye düşünebilirsin. Ben de düşünmüyor değilim. Yine de dostum, bunu yaşamak gerçekten başka bir şey. Hücremin baş köşesini ona ayırdım. Benim için o, artık benden farksız.
Evet, Fyodor. Ben de hazırım van Gogh'un kulağından patates yiyenlerin masasına damlamaya. İçinde kaybolduğumuz şey, esasında içinde var olacağımız şeymiş. Bunu anladım. Bizler kendi çabasını hakir gören insanlar olduk hep. Yok pahasına sömürdük emeklerimizi. Kim olduğumuzu unutmaktan tut da var olduğumuzun bile bilincine varamadık.
Şimdi uyanma vakti Fyodor. Kuşanalım tüm sözcüklerimizi. Belimize taktığımız her düşünce, bizi bir sonraki kuleye taşıyacak. Ayaklanma zamanı şimdi. İçimizdeki sessiz duyguları bir kenara itelim. Bırak, bir süreliğine suçu da cezayı da tanrı düşünsün. Dikelim gözlerimizi gerçeğin kalbine ve düşlerimizi ikinci bir harbe kadar üzerimize giyelim.
Dostun B.
Son Risale
I. ÖFKE
arzın merkezinde bir güvercin ölür
ve ben çeker giderim
vicdansız gölgeler besledik kapı paspaslarında
bir o kadar dört canlı
bir o kadar nankör
kaldı ki emanet ettiğimiz ruhumuzu
zenne misali oynattılar anahtar şıngırtısıyla
somalili bir anne ciğerlerini yırtar
ve ben çeker giderim
endüstri yalanlarının serinliğinde cereyanda kaldık
bir o kadar soysuz
bir o kadar bulanık
ve organ pazarında satışa çıkardığımız ciğerimiz
kelepirden bile alıcı bulamadı
bombalar altında özgürlük diye bağıran bir gerilla asılır
ve ben çeker giderim
öldürmenin doğurmak kadar kutsal olduğunu sandık
bir o kadar kahpe
bir o kadar acımasız
hatta televizyon başında trafik kazaları gördük de
yemeğimize devam etmekte bir sakınca görmedik
II. YALAN
kısa şortlu bir çocuk annesinin baş örtüsüne işer
ve ben çeker giderim
kimliğe küfretmenin modernleşme nişanı olduğuna inandık
bir o kadar hain
bir o kadar yüzsüz
şöyle ki kilise bahçesinde çifleşen köpekler
işlerini bitirdikten sonra cami duvarına işediler
kıyametin hevesle beklendiği zamanlar gelir
ve ben çeker giderim
sonsuzluğun ancak bir son varsa güzel olacağı fikri düştü aklımıza
bir o kadar fütursuz
bir o kadar hayalperest
kendi simurguna uçan hiçbir güvercin dua alamadı ki
yedi vadiyi geçerken kanatları yanmasın
III. AŞK
sevgilinin kahve gözlerinden bir damla yaş dökülür
ve ben çeker giderim
en muazzam korkunun ölüm olmadığını gördük
bir o kadar bencil
bir o kadar unutkan
ki bütün kabiliyetsizliğimizle gönlümüzü
hayvan mezarlıklarına gömdük
nine kucağında diş çıkaran bir bebek ağlar
ve ben çeker giderim
masumiyetin o retina yakan alevine kapıldık
bir o kadar şuursuz
bir o kadar tekdüze
nitekim aşk diye anlatılan masaldan
bir öğlen çayı randevusu bile alamadık
arzın merkezinde bir güvercin ölür
ve ben çeker giderim
hepsinden önemlisinin her daim aşk olduğunu bildik
bir o kadar sessiz
bir o kadar sarhoş
kim bilir belki de aşkın kendisi değil
sadece aşka inanmaktı aslolan
IV. SON
bomboş sinema salonlarında gösterilen film biter
ve ben çeker giderim
cesedimi bavuluma aldım
ruhumu iliştirdiğim ön gözünde
belki bir aşklık daha yer vardır
belki bir ölümlük
bir direnişlik
bir dualık
sessiz sedasız hiçbir şey yapmadan oturmalık
belki bir daha görmeyeceğim birine
görüşmek üzere demelik
yada sadece yalnızlığımı
belli ki eğe büke
belli ki itiştire sıkıştıra sokacağım küçücük bir yer
kim bilir
belki de vardır.
Bünyamin Bayansal
‘Ekim 2008 - İstanbul
arzın merkezinde bir güvercin ölür
ve ben çeker giderim
vicdansız gölgeler besledik kapı paspaslarında
bir o kadar dört canlı
bir o kadar nankör
kaldı ki emanet ettiğimiz ruhumuzu
zenne misali oynattılar anahtar şıngırtısıyla
somalili bir anne ciğerlerini yırtar
ve ben çeker giderim
endüstri yalanlarının serinliğinde cereyanda kaldık
bir o kadar soysuz
bir o kadar bulanık
ve organ pazarında satışa çıkardığımız ciğerimiz
kelepirden bile alıcı bulamadı
bombalar altında özgürlük diye bağıran bir gerilla asılır
ve ben çeker giderim
öldürmenin doğurmak kadar kutsal olduğunu sandık
bir o kadar kahpe
bir o kadar acımasız
hatta televizyon başında trafik kazaları gördük de
yemeğimize devam etmekte bir sakınca görmedik
II. YALAN
kısa şortlu bir çocuk annesinin baş örtüsüne işer
ve ben çeker giderim
kimliğe küfretmenin modernleşme nişanı olduğuna inandık
bir o kadar hain
bir o kadar yüzsüz
şöyle ki kilise bahçesinde çifleşen köpekler
işlerini bitirdikten sonra cami duvarına işediler
kıyametin hevesle beklendiği zamanlar gelir
ve ben çeker giderim
sonsuzluğun ancak bir son varsa güzel olacağı fikri düştü aklımıza
bir o kadar fütursuz
bir o kadar hayalperest
kendi simurguna uçan hiçbir güvercin dua alamadı ki
yedi vadiyi geçerken kanatları yanmasın
III. AŞK
sevgilinin kahve gözlerinden bir damla yaş dökülür
ve ben çeker giderim
en muazzam korkunun ölüm olmadığını gördük
bir o kadar bencil
bir o kadar unutkan
ki bütün kabiliyetsizliğimizle gönlümüzü
hayvan mezarlıklarına gömdük
nine kucağında diş çıkaran bir bebek ağlar
ve ben çeker giderim
masumiyetin o retina yakan alevine kapıldık
bir o kadar şuursuz
bir o kadar tekdüze
nitekim aşk diye anlatılan masaldan
bir öğlen çayı randevusu bile alamadık
arzın merkezinde bir güvercin ölür
ve ben çeker giderim
hepsinden önemlisinin her daim aşk olduğunu bildik
bir o kadar sessiz
bir o kadar sarhoş
kim bilir belki de aşkın kendisi değil
sadece aşka inanmaktı aslolan
IV. SON
bomboş sinema salonlarında gösterilen film biter
ve ben çeker giderim
cesedimi bavuluma aldım
ruhumu iliştirdiğim ön gözünde
belki bir aşklık daha yer vardır
belki bir ölümlük
bir direnişlik
bir dualık
sessiz sedasız hiçbir şey yapmadan oturmalık
belki bir daha görmeyeceğim birine
görüşmek üzere demelik
yada sadece yalnızlığımı
belli ki eğe büke
belli ki itiştire sıkıştıra sokacağım küçücük bir yer
kim bilir
belki de vardır.
Bünyamin Bayansal
‘Ekim 2008 - İstanbul
23 Kasım 2007 Cuma
Akıl Müzakereleri 1: Giyotin Masalı
Selvi ağaçlarının serinliğine hasret akıl. Özverisinde ahlakını tükettikten sonra yolun en ıssız dönemecinde yolda kaldı. Özgürlük diye çığırdığı günler… Ciğerlerinden kopan her feryadın yangınında kavruldukça, kızgın yağların mayiliğine karıştı. Doğduğunda üzeri boş bir levhaydı. Sonra âlemin tüm acısı, yine kendi damarlarında dolaşan kanla yazıldı üzerine. Mızrak ucu kadar keskin ve parlak bir kalem kullanmıştı zaman. Kazıyarak işledi her edepsizliği. Her çizgide biraz daha derine, daha derine…
Tecavüzlere uğradı akıl. Peş peşe, üst üste… Kanı oluklar halinde en derin mahremiyetine inene kadar. Bağırmadı mı? Çığlıkları arşın dipsizliğinde yankılanana dek yırttı ciğerlerini. Kör kuyuların, çatlamış taşlarına çalındı özsuyu. Dilinde sövdüğü dünyanın geçmişi, dimağında tecavüzün sızısı…
Ve idama mahkûm edildi akıl. Yargısı bir katilinkinden ayırt edilmedi. Oysa cinayetler işlenmişti, vahşetin kıdeminden kaçılmadan. Akıl katil değil, maktulun ta kendisiydi. Akıl bir cinayete kurban gitti. Öldürüldü atmosferin her katmanında. Tarihin her zamanında canına kast edildi. Bütün acısıyla, bütün sancısıyla her seferinde yeni bir ölüm yaşadı akıl. Kiminde darağacı, kiminde yağlı kazık, bazen parçalanıp azgın köpeklere atıldı, bazen gamsız bir katırın arkasından sürüklendi. Her seferinde öldüğü anı düşündü, can suyu akıp gidiyordu damarlarından. Kustukça öfkesini geçmişe, biraz daha biniyordu geleceğin yükü omuzlarına.
Zindanın çilesi içinde yoğruldu akıl. Paslı kapıların tecride yaydığı kokuyu çekti ciğerlerine. Kalın duvarların nemlenmiş yüzeylerine koydu kafasını. Silik yüzlerini düşündü oraya mahkûm edilenlerin. Küçük penceresinden içeri sızan güneş ışığına lanet okudu kimi zaman, getirdiği umuda ve hatırlattığı güzelliklere. Hatırlamasa daha kolaydı aslında. Sırası değildi çağlayan nehirleri, üzerinde kırlangıçlar uçan ağaçları, yeşil vadileri, sonbahar yağmurlarını hatırlamanın. Öfkeliydi akıl ve daha da öfkelenmeliydi. Düşünce levhasını lime lime eden fikir oklarından kurtulmaya yardımcı olmazdı kuşlar, böcekler. Nihayetinde günü geldi aklın. Bir ölüme daha elleri bağlı sürüklendi.
Giyotinin misafiri oldu akıl. Keskin bıçağı altına serildiğinde bütün marifet ve fikirleri, akıl yalvarmanın yersizliğini ancak idrak etti. Özel bir yanı yoktu yaşadığının. Cehennem azabı gibiydi o yıllarca anlatılan. Başın bir taşın altında parçalanır, acısını ruhunun en derininde hissedersin. Çok geçmeden başın tekrar yerine gelir ve tekrar aynı taşın altına itilir. Buydu belki de aklın yaşadığı, özetle. Ölüm ölümü kovalarken, düşünemedi bunları akıl ancak şimdi idrak ediyordu yavaş yavaş. Bu sıradaydı işte tam, cellâdı geldi. Son dua, son istek vesaire ritüellere girmedi bile. Gözlerini yargıcın gözlerine dikti. Bir göz kırpması kadar uzaktı aklın bu ölümü. Bir daha kine diye geçirdi içinde, bir dahakine. Yargıç kırptı gözlerini. Giyotin, gürültülü bir sesle koptu yuvasından ve göz açıp kapayana kadar ikiye ayırdı aklı. Ruh ve beden gibi. Sağ ve sol gibi.
Şimdi özlediği selvi ağacının gölgesindeydi akıl. Yeni bir ölüm için neden arayana kadar.
Bünyamin Bayansal
İstanbul ‘2007
Tecavüzlere uğradı akıl. Peş peşe, üst üste… Kanı oluklar halinde en derin mahremiyetine inene kadar. Bağırmadı mı? Çığlıkları arşın dipsizliğinde yankılanana dek yırttı ciğerlerini. Kör kuyuların, çatlamış taşlarına çalındı özsuyu. Dilinde sövdüğü dünyanın geçmişi, dimağında tecavüzün sızısı…
Ve idama mahkûm edildi akıl. Yargısı bir katilinkinden ayırt edilmedi. Oysa cinayetler işlenmişti, vahşetin kıdeminden kaçılmadan. Akıl katil değil, maktulun ta kendisiydi. Akıl bir cinayete kurban gitti. Öldürüldü atmosferin her katmanında. Tarihin her zamanında canına kast edildi. Bütün acısıyla, bütün sancısıyla her seferinde yeni bir ölüm yaşadı akıl. Kiminde darağacı, kiminde yağlı kazık, bazen parçalanıp azgın köpeklere atıldı, bazen gamsız bir katırın arkasından sürüklendi. Her seferinde öldüğü anı düşündü, can suyu akıp gidiyordu damarlarından. Kustukça öfkesini geçmişe, biraz daha biniyordu geleceğin yükü omuzlarına.
Zindanın çilesi içinde yoğruldu akıl. Paslı kapıların tecride yaydığı kokuyu çekti ciğerlerine. Kalın duvarların nemlenmiş yüzeylerine koydu kafasını. Silik yüzlerini düşündü oraya mahkûm edilenlerin. Küçük penceresinden içeri sızan güneş ışığına lanet okudu kimi zaman, getirdiği umuda ve hatırlattığı güzelliklere. Hatırlamasa daha kolaydı aslında. Sırası değildi çağlayan nehirleri, üzerinde kırlangıçlar uçan ağaçları, yeşil vadileri, sonbahar yağmurlarını hatırlamanın. Öfkeliydi akıl ve daha da öfkelenmeliydi. Düşünce levhasını lime lime eden fikir oklarından kurtulmaya yardımcı olmazdı kuşlar, böcekler. Nihayetinde günü geldi aklın. Bir ölüme daha elleri bağlı sürüklendi.
Giyotinin misafiri oldu akıl. Keskin bıçağı altına serildiğinde bütün marifet ve fikirleri, akıl yalvarmanın yersizliğini ancak idrak etti. Özel bir yanı yoktu yaşadığının. Cehennem azabı gibiydi o yıllarca anlatılan. Başın bir taşın altında parçalanır, acısını ruhunun en derininde hissedersin. Çok geçmeden başın tekrar yerine gelir ve tekrar aynı taşın altına itilir. Buydu belki de aklın yaşadığı, özetle. Ölüm ölümü kovalarken, düşünemedi bunları akıl ancak şimdi idrak ediyordu yavaş yavaş. Bu sıradaydı işte tam, cellâdı geldi. Son dua, son istek vesaire ritüellere girmedi bile. Gözlerini yargıcın gözlerine dikti. Bir göz kırpması kadar uzaktı aklın bu ölümü. Bir daha kine diye geçirdi içinde, bir dahakine. Yargıç kırptı gözlerini. Giyotin, gürültülü bir sesle koptu yuvasından ve göz açıp kapayana kadar ikiye ayırdı aklı. Ruh ve beden gibi. Sağ ve sol gibi.
Şimdi özlediği selvi ağacının gölgesindeydi akıl. Yeni bir ölüm için neden arayana kadar.
Bünyamin Bayansal
İstanbul ‘2007
19 Ekim 2007 Cuma
Stalker
“…ve büyük bir deprem oldu. Güneş, keçi kılından yapılmış siyah bir çul gibi karardı. Ay, baştan aşağı kan rengine döndü. İncir ağacı, güçlü bir yel tarafından sarsıldığında nasıl ham incirlerini yere dökerse, gökteki yıldızlar da öylece yeryüzüne düştü. Gökyüzü, dürülen bir tomar gibi ortadan kalktı. Her dağ ve her ada, yerinden sökülüp alındı. Dünyanın kralları, büyükleri, komutanları, zenginleri, güçlüleri, bütün köleleri ve özgür kişileri, mağaralarda ve dağların kayaları arasında gizlendiler. Dağlara ve kayalara seslenip dediler ki, «Üzerimize düşün! Taht üzerinde oturanın yüzünden ve Kuzu'nun gazabından saklayın bizi! Çünkü Onların gazabının büyük günü geldi, buna kim dayanabilir?”
(Yuh. Vah. Böl. 6 Ay. 12- 17)
Gerçeği Arama Gayesiyle Gerçek Olmayana Yolculuk
STALKER
En derindeki isteklerinizi gerçekleştirecek bir oda. İnsan aklı içinde en girift fikir yumaklarının altına sıkışıp kalmış, belki de ömrü boyunca asla farkında olamayacağı isteklerin gerçekleşmesi uğruna; insan nasıl bir cesaret duygusuna bürünebilir ki? Kendine sorduğu en basit sorulara bile kendini kandırarak cevap verebilecekken, neden en derinindekinin açığa çıkmasını istemeli? Göstereceği deli cesareti, akli melekelerinin birbirilerine çarparak parçalanmasını sağlamaktan ve iradesini yitirmekten başka ne işine yarayacak?
1900’lü yılların başlarında Rusya’nın kuzeyine, ne olduğu halen açıklanmamış bir nesnenin düşmesi sonucu çok büyük bir alan içindeki tüm canlı hayat sona ermiş ve 80 yıl boyunca bölge insanlara kapatılmıştır. Bilinen bu olayın Boris ve Arkady Strugatsky kardeşlere ‘Yol Kenarında Piknik’ isimli romanlarını yazmaları için ilham kaynağı olduğu düşünülüyor.
Andrei Tarkovsky, 1932 yılında şuan Beyaz Rusya sınırları içinde olan Zavraje’de; Rusya’nın önemli şairlerinden Arseniy Tarkovsky’nin oğlu olarak doğdu. Şair bir babanın oğlu olmak onun için hayatında ve özellikle sinemasında şiirin ne kadar önemli bir yer tutacağının en belirgin göstergesiydi. ‘Mühürlenmiş Zaman’ isimli biyografik eserinde henüz üç beş yaşlarındayken annesinin ona ‘Savaş ve Barış’ (Lev Tolstoy)’dan pasajlar okuduğunu anlatır. Kültür ve sanat görgüsü bu denli yüksek bir aileden gelen Adrei’nin de yapacağı filmlerde bu çizgiden uzaklaşmayacağı aşikârdı. VGIK Sovyet sinema enstitüsüne başlamadan önce müzik ve Arapça eğitimi alan Tarkovsky, sinema okuluna girdiğinde o dönemin büyük yönetmenlerinden Mikhail Romm’a öğrenci oldu. İlk Uzun metrajlı filmi ‘İvan’ın Çocukluğu’ (1962) ile Venedik Film Festivali büyük ödülünü aldığında dünya sinema otoritelerinin dikkatini çekti. Bundan sonra ‘Solaris’ haricindeki bütün filmleri Sovyet Rusya’da resmi engellere ve sansüre takıldı. ‘Solaris’ ise Stanley Kubrick’in o dönem oldukça ilgi gören filmi ‘2001: A Space Odyssey’ filmin bir cevap olarak değerlendirildi ancak Tarkovsky asla bunu kabul etmedi. Zor ve yalnız bir hayat yaşayan usta yönetmen, hayatının son günlerinde bir yandan İsveç’te İngmar Bergman’ın ekibiyle ‘Kurban’ filmini bitirirken, bir yandan da oğluna burs bulmak için sürekli mektuplar yazıyordu. 1986 yılında ‘Kurban’ filmini bitirdikten sonra, Paris’te akciğer kanserinden vefat etti. Sanat, felsefe ve düşünce dolu bir hayattan geriye kalansa, dünya sinemasına armağan ettiği dördü kısa ve orta metrajlı olmak üzere 12 başyapıt niteliğinde filmdir.
İşte bu 12 filmin içinde biri vardır ki, her saniyesi ve her fotoğrafında ayrı bir deha ürünü, ayrı bir metafor, ayrı bir dünya yaratmıştır Tarkovsky. Hikâye dilinden renk seçimine, usta bir şair edasıyla yazılmış diyaloglarından oyuncu yönetimine, fotoğraf ve kompozisyondaki kusursuz başarısından atmosferi yansıtmasına varana dek her anlamda harikulade bir film ortaya koymayı başarmıştır. İzleyiciye düşense bıkmadan, usanmadan bu başyapıtı okumaya ve anlamaya çalışmaktır.
Tarkovsky’nin bilim-kurgu filmi ‘Solaris’ tüm dünyada çok ciddi yankı uyandırınca, yönetmen oldukça büyük bir bütçeyle Strugatsky kardeşlerin ‘Yol Kenarından Piknik’ isimli romanından bir uyarlama çekmek üzere Stalker (İz Sürücü)’in çalışmalarına başladı. Bu birebir bir uyarlama değildi. O nedenle pek çok noktada Tarkovsky, sanatını rahatlıkla icra etme fırsatı buldu. Her ne kadar karakterler birbirilerine çok benzese de ustanın yarattığı durum ve eşsiz diyaloglar filme bağımsız bir hava kattı. Filmin bir Bilim-Kurgu olması nedeniyle meraklıları, filmde pek çok efekt bekliyorlardı ancak Tarkovsky bütün özel efektleri senaryodan çıkardı. Bununla da yetinmeyip filmdeki yan hikâyeleri de attı. Geriye sadece bir yazar, bir fizik profesörü ve onları gerçek isteklerinin gerçekleşeceği bölgeye götürecek olan iz sürücünün, mistik, zaman zaman aklın sınırlarını zorlayan, metaforlarla dolu hikâyesi kaldı. Filmin temel problemi olarak karşımıza çıkan soru ‘İnsan en derindeki isteklerinin gerçekleşmesini ister mi?’ sorusuydu. Fakat Tarkovsky başyapıtında buna cevap vermeyi doğru bulmadı. O izleyicisini her an bir karakteriyle empati içine itip, izleyicinin kendine tıpkı karakterlerinin yaptığı gibi kendini sorgulama fırsatı tanıdı.
Yirmi yıl öncesinde göktaşının düştüğüne inanılan bir bölge, zamanla askeri koruma alanına alınmış ve içeriye insan giriş-çıkışı yasaklanmıştır. Ulaşımın demir yoluyla askeri bölgeyi geçerek sağlanabildiği ‘Bölge’ yeşillik olmasına rağmen çiçek kokularının alınmadığı, kimsenin olmadığı, duygunun yok kabul edildiği, sessiz bir yerdir. Yapılan taramalarda bir göktaşı bulunamasa da, bu durum insanlar arasında çeşitli söylentiler doğurmuştur. Zaman içinde insanlar, adına ‘Bölge’ (Zone) dedikleri bu koruma alanına gitmiş ve kimse geri dönmemiştir. Bu insanlardaki merakı iyice tetiklemiş, söylentiler daha da artmıştır. Artık ‘Bölge’de bulunan bir odanın insanın en derinindeki istekleri gerçekleştirdiğine dair insanlar arasında bir inanış yayılmıştır.
Bu inanış akabinde ‘Bölge’ dışındaki dünyada öz isteklerini görme cesaretini gösteren insanlar ve bu insanları ‘Bölge’ye götürme işini meslek haline gelmiş iz sürücüler önderliğinde, canlarını tehlikeye atarak, merakları uğruna ‘Bölge’ye girmeye başlamışlardır.
Tamda bu noktada Tarkovsky’nin anlatım dilinden bahsetmekte fayda var. Açılış sekansında yarattığı atmosfer, hikayesini izleyeceğimiz karakterlerden biri olan İz sürücünün evinde o bunaltıcı havadır. ‘Bölge’ dışındaki dünyayı siyah-beyaz göstermeyi tercih eden Tarkovsky, insanların yaşamlarının ne denli durağan ve karanlık geçtiğini adeta resmeder. Bunu yaparken küçük sarsıntılar göstererek sanki iç dünyalarında harekete ne kadar aç olduklarını anlatırcasına görüntünün dilini konuşturur. Siyah beyaz olmasına rağmen, tercih edilen kontrast ve renk-ışık düzeni bir anda iz sürücünün evini izleyicinin evi haline getirir. Bir karısı ve bir çocuğu olan iz sürücü, iki müşterisiyle buluşmak üzere yatağından kalktığında büründüğü ifadeler, sanki yıllardır onunla birlikte yaşıyormuş hissi uyandırır. Bir süre sonra iz sürücünün karısını, bu yolculuğa çıkmaması konusunda iz sürücüyle tartışırken buluruz. Yalnız bu akış bizde bitmek tükenmek bilmeyen bir kasvet yarattığından, ister istemez adamın karısına hak veririz. Elbette iz sürücü karısı dinlemeyecek ve yolculuğa çıkacaktır.
Nihayet diğer karakterlerimizi tanıdığımız yıkık, dökük barda, yine fotoğrafın cazibesi bizi pek çok beklentinin içine çeker. Burada, yazar ve profesörün kendi dünya görüşleri ve ‘Bölge’ye gitme nedenlerine ilişkin bir sohbete tanık oluruz. Her ikisi de kendince mantıklı bir dayanağa sahip olsalar da, gerçeği bulmak için gittikleri yerin gerçekliğine olan inançlarını çok geçmeden sorgulamaya başlarlar. İzleyicinin de eş zamanlı olarak bu soruları kendine sorması, Tarkovsky’nin seyircisiyle ne kadar iletişim halinde olduğunun bir kanıtı sayılabilir.
Hem fiziksel hem de duygusal olarak yolculuğun hazırlıkları tamamlandığında, dolambaçlı bir yoldan, kimi zaman ateş altında kalsalar da üçlü ‘Bölge’ye girmeyi başarır.
Elbette ‘Bölge’ye girmek sadece işin başıdır. Bundan sonra iz sürücünün önderliğinde uzun, yorucu bir yolculuk başlar. Bu yolculuk esnasında karakterlerimizin pek çok noktada yaşadıkları tereddütlere, kendilerine karşı yaptıkları itiraflara eşlik ediyoruz. Ruhlarının sınandığını anlamamız çok uzun sürmüyor. Gösterdikleri cesaretin bilincinde olmakla birlikte, aslında inanamadıkları bir şeyin peşinden gittiklerini bizde en az onlar kadar net kavrıyoruz. Örneğin esin kaynağını kaybettiğini iddia eden yazarın odadan beklentisi gayet açıkken, acaba gerçekten istediği bir ilham mı, yoksa sadece ‘bölge’ye girmek için kendine uydurduğu bir bahane mi sorusu en az yazar kadar bizimde aklımızı meşgul ediyor. Diğer yandan ne kadar gerçek bir amacın peşinde oldukları zaten aklımızın her an bir köşesini kurcalıyor.
Tüm bu iç hesaplaşmalar içinde diyaloglar o kadar özenli ve düzgün yerleştirilmiş ki, karakterlerin dillerinden dökülen sesler sanki o an kalbinizden geçirdiklerinizin dışa yansıması gibi.
Bu karakterler arasında en önemli durumlardan biri de şüphesiz Tarkovsky’nin dâhiyane bir biçimde çatıştırdığı sanat ve bilim kavramlarıdır. Yarattığı karakterlerden biri yazar ve sanatı temsil ederken, diğeri bir profesör ve bilimi temsil etmekte. Usta bu karakterlerin olaylara verdikleri reaksiyonları bile sanki sanatın ve bilimin tutumlarını göz önüne alarak yaratmış. Filmin başrol oyuncuları sanat ve bilim, elbette birde iz sürücünün simgelediği, taraf olamama, dolayısıyla her iki tarafa hizmet etme durumu var. Tüm bunların içinde Tarkovsky’de kamerasının yarattığı görsellikle sanatını, hikaye ve diyaloglarının yarattığı felsefeyle bilimini ustalıkla konuşturmuş. Ayrıca çok hassas bir incelikle hem Rus sanat çevrelerini eleştirmiş hem de Sovyet yönetim sistemini zarif bir üslupla eleştirmiştir.
Nihayet aranan odaya gelindiğinde, aslında bütün filmin bir eşik filmi olduğunu hemen anlıyoruz. Evet, hayatımız her zaman bir eşiğin önünde. Önümüzde her zaman bir kapı var ancak ardındakinin gerçekliği bilinmiyor. İşte karakterlerimizin fikirsel, duygusal ve fiziksel anlamda doruklarına çıktıkları yer tam olarak orası.
Bu eşsiz filmin yapımı esnasında çıkan pek çok aksaklığa rağmen Tarkovsky sinema tarihine bir altın yıldız bağışlamayı başarmıştır. Oysa çekimleri esnasında Görüntü Yönetmeni’nin seti terk etmesinden tutunda, ekibin zehirli atıklara maruz kalması, üstüne çekimler tamamlandıktan sonra filmin laboratuarda yakılması, Tarkovsky’nin tekrar bütçe arayışına girip bugün izlediğimiz, halini ilk bütçenin sadece beş de birine çekmeyi başarması ve hepsinden önemlisi bu filmin yapımı esnasında Andrei Tarkovsky’nin iki kez kalp krizi geçirmiş olması filmin ne şartlarda çekildiğini gözler önüne sermeye yeter de artar.
“
yaz bitmiş yazıt bırakmaksızın,dünya neşeyle esrik, ama yeterli değil.sonsuz yaşamın himayesi,ilgisiyle mest oldum,ikna oldum şansıma,ama yeterli değil.hiçbir yaprak, asla sararmadı,hiçbir dal hoyratça kopmadı,gün, cam gibi, her şeyi yıkadı,ama yeterli değil. ”
Arseniy Tarkovsky
Bünyamin Bayansal
Temmuz ’07 - İstanbul
Tin Deminde Aşk
(‘muhattab-ı aşka’)
Öz suyunda kaynar ancak, içimde halk olanın vahası
Bir berceste aktı dilime…
Aşk buldu beni!
Parlak bir katre düştü, daha dün içimde kavrulan sahraya
Öyle tenha ki duvarları sessizlik…
Tin işgallerini bertaraf,
Kalb
Hakikat taşlarında seksek
Maddede dalga dalga ebrâr
Ab-ı ömre bürhan…
Şefeteyn arasında bir lisan
Mesudiyet sanki yağıyor arşın gamâmelerinden
Nihayet buldu dermanı gönül
Göz doydu salâha
Tin huzuruna kavuştu…
Bünyamin Bayansal
‘2007 – İstanbul
Öz suyunda kaynar ancak, içimde halk olanın vahası
Bir berceste aktı dilime…
Aşk buldu beni!
Parlak bir katre düştü, daha dün içimde kavrulan sahraya
Öyle tenha ki duvarları sessizlik…
Tin işgallerini bertaraf,
Kalb
Hakikat taşlarında seksek
Maddede dalga dalga ebrâr
Ab-ı ömre bürhan…
Şefeteyn arasında bir lisan
Mesudiyet sanki yağıyor arşın gamâmelerinden
Nihayet buldu dermanı gönül
Göz doydu salâha
Tin huzuruna kavuştu…
Bünyamin Bayansal
‘2007 – İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)